Gönderen: Hep Beraber | Eylül 5, 2009

KEMALİZM, STALİNİZM VE ÖDP’NİN BOYASI

Türk solu ve sosyalistleri aslında hem sosyolojik hem de örgütsel açıdan ciddi bir güce sahiptir. Türk-İş içinde kendini sol/sosyalist olarak ifade eden sendika yöneticileri yaklaşık 100 bin işçiye önderlik ediyor. DİSK içinde 150 binin üzerinde örgütlü işçi var ve sendikal önderliği sol ve sosyalistlerden oluşuyor. Bir diğer emek örgütü KESK’te yaklaşık 250 bin kamu çalışanı örgütlü ve önderlik sosyalistlerin elinde.  Bunun yanında birçok siyasal parti mevcut. CHP, ÖDP, TKP ve diğerleri. Bu tabloyu inceleyince insan solun sosyolojik ve siyasal gücü olduğunu rahatlıkla görebilir. Bunun yanında Türk solunun ittifak olarak görebileceği Kürt hareketi var. Yaklaşık 30 yıldır Türk hükümetlerini siyasi açıdan sıkıştıran ve son seçimlerde 21 milletvekili çıkarmış güçlü bir sol Kürt muhalefeti.

Oysa Türk solu siyasi acizliğini 1980 askeri darbesine ve dünyada sosyalizmin popülerliğini yitirmesine bağlıyor. Eğer durum bu denli vahim olsaydı az önce sözü edilen kitle örgütlerinde Türk solunun mevcudiyetinden söz edilemezdi. Darbenin ardından neredeyse 30 yıl geçti ve hâlâ gerçek anlamda sol bir muhalefet şekillenemedi. Bunun sancılarını son 20 yıldır katmerleşen acılarla yaşıyoruz. Önce ‘89 bahar eylemeleri, özelleştirmelere ve mezarda emeklilik yasasına karşı gelişen işçi sınıfının mücadelesinde yaşadık. Ardından barış talebini dillendiren Kürt hareketi, 28 Şubat ve bir dizi darbe teşebbüsü, Hrant Drink cinayeti ile gelişen toplumsal tepki ve duyarlılık içinde sol gözlemci pozisyonuyla bu muhalefetin dışında bıraktı kendini. Son olarak hükümetin barış girişiminde de, sol, gözlemci niteliğinden barışa engel bir tutumun içine doğru yuvarlandı.

Bugün Türk solu ve sosyalist solunun büyük gövdesi siyasi alanda varlığını egemen sınıfın en gerici kanatlarının yanına düşerek gösteriyor. Bunların en belirgin örneği CHP ve Perinçek’in liderliğindeki İP’dir. CHP ve İP önce Refah Partisi’nin, ardından AKP’nin yükselişine karşı ucube bir ‘laiklik’ anlayışıyla demokratik mücadelenin dışına düştü. Önce Refah Partisi’ni ardından AKP’yi ‘şeriatçı’ olarak değerlendirerek askeri darbeye zemin hazırlamaya çalışanların ekmeğine yağ sürüldü. O bilinen görkemli Cumhuriyet Mitinglerini düzenleyerek askerler darbeye açıkça davet edildi. Baykal, Ergenekon soruşturmasında dava sanıklarının avukatlığına soyunarak derin devletin bir partisi gibi tutum aldı. Sol partiler olarak anılan CHP ve İP, hükümet Kürt açılımını telaffuz ettiği an sıkı bir Kemalist çizgi ile barış karşıtı tutum aldı. Sol olarak algılanan CHP ve İP Kemalist, Ergenekoncu ve barış karşıtı olarak siyasi yaşamımızda yerini perçinlemiş oldu.

Sosyalist solda kendini tarif eden TKP de Kemalizm’in tamamlayıcı ideolojisi olarak Stalinizm ile sıkı bir bağ kurmuştur. TKP gelişen toplumsal muhalefete göre bazen katıksız bir Kemalizm, bazen de katıksız Stalinizmi savundu. “Barış süreci ABD plânı” diyerek ‘Türkiyeli Açılım’ önererek ve Kürt hareketinin taleplerini dikkate almayarak barış karşıtlığına savruldu. Barış sürecinde ezilen halkın yanında bir siyaset geliştirmeyerek Kürt hareketini köşeye sıkıştırma siyaseti olan Kemalist eksende durmayı benimsedi.

ÖDP, Refah Partisi’nin iktidarında ‘Ne şeriat, Ne darbe’ perspektifiyle siyasi açıdan ortada durarak sürece seyirci kalmıştı. Ergenekon sürecinde de yeni ÖDP başkanı Alper Taş, “28 Şubat’ı gerçekleştirenlerle Ergenekon operasyonunu yürütenler aynı kişiler. Ergenekon konusunda tereddütlü görünmemizin nedeni iktidar güçleri arasındaki çarpışmada taraf olarak görünmek istememizdir” gibi açıklamalar yaparak sağa kayışın en belirgin örneğini sundu. 28 Şubat’ta sesiz kal, Ergenekon konusunda sessiz kal, yani siyaset yapma! Peki, ÖDP ne işe yarar? Nasıl solculuk yapacak? 28 Şubat’ta hesap sorma, darbecilere ses çıkarma, Ergenekon cinayet örgütü bizi ilgilendirmez, diye kestirip at! Sol bir siyasal önderliğin nasıl inşa edileceği konusu ÖDP örneğinde tam bir muamma olarak karımıza çıkar.

İmam Hatip mezunu Alper Taş, “Din, toplum ve sosyalizmi masaya yatıracağız. Türkiye toplumunun inanç ve değerler bütünü var. Halkımız, anamız, babamız, komşumuz sınıf ilişkileri içinde aslında solda duruyor ama siyasi tercihini inançlarından dolayı sağdan yana kullanıyor” demiş. Bu demeçleri verirken hiç düşünüyor mu bilemem ama sanırım halkımızın inançlarını yıkarsak bu memlekette solu iktidara getireceğiz demek istiyor. Siyasetten vazgeçeceğiz yani. Yani Venezüella halkı Katolik olmaktan vazgeçip Chavez’in peşine takıldı. Rusya’da 1905 ve 1917 işçi konseyleri kurulduğunda Lenin ve Bolşevikler işçi ve emekçileri dinsizleştirmeyi becerdikleri için iktidarı aldılar yani! Bu açıklamalar Kemalistlerin “modernleşmeyi başaramıyoruz çünkü halkımız çok Müslüman” demelerini anımsatıyor. İmam Hatip mezunları yanlış anlamasınlar ama, bizim Alper Taş okulundan çok nefret etmiş olsa gerek ki ilk iş olarak halkın inançlarını değiştirmeyi kafasına koymuş ve bunu da sosyalizm adına yapacakmış. Oysa sosyalizm ezilenlerin haklarını savunur. Dolayısıyla Taş, İmam Hatip mezunu olarak üniversite sınavında haksızlığa uğratan katsayı sorununu ele alsa, sanırım daha hayırlı olurdu.

Alper Taş’ın incileri bitmez. Birgün gazetesinde “Askerin siyasete müdahalesine karşı da mücadele edelim, derin devletin, çetelerin olduğu yerde de demokrasi olmaz. Ama piyasanın gölgesinde de demokrasi olmaz. Piyasa, zenginlerin lehine bir demokrasi inşa ederken, yoksulların aleyhine demokrasiyi daraltıyor. Bir kısım sol, sınıfsal ve sosyal meselelerin bugün geri planda kaldığını, bunların üzerinden sol siyaset inşa edilmeyeceğini, kimlik eksenli siyasal taleplerin geçerli olduğunu savunuyor’ diye yazdığında hangi pozisyona düştüğünün sanırız farkında değildi. Sonrasında darbeci/kemalist Özdemir İnce Hürriyet’teki köşesinde Taş’ı destekleyen Vesayetsiz Demokrasi Safsatası başlıklı bir yazı yazmış ve bu yazı ÖDP sitesine de konmuştu. Bu analiz bırakın kendini devrimci ve sosyalist bir geleneğin devamı olarak görme kaygısını taşımayı, partisinin adına bile ihaneti içerir. Sormak lazım neden hala Özgürlük ve Demokrasi Partisi adını taşıyorsunuz, diye.

ÖDP bu perspektifle Ortadoğu siyasetinde de aynı hataya düşer. Sanılıyor ki ‘sosyal ve siyasal meseleler’ demokrasi mücadelesinin dışında. Eğer bu böyle olsaydı ABD’nin Irak’ı işgaline karşı, Filistin’de Siyonist işgale karşı, Honduras’ta darbecilere karşı ve İran’da mollaların diktatörlüğüne karşı sol hiç ses çıkarmamalıydı. Çünkü: ‘piyasanın gölgesinde de demokrasi olmaz’, boşuna kendimizi helak etmeyelim diyerek bir köşede sıçan gibi beklerdik. Alper Taş ve onun gibi dar kafalı “solcular” kimlik siyasetini dışlayarak Kürt sorununa duyarsız kalmaya çalışıyorlar.

Kürt sorunu aynı zamanda sınıfsal ve sosyal yanlar içerir. Ancak bugün bir Kürt işçi ve emekçisi için hâkim sorun kimlik sorunudur. Siyasi çatışma bu sorunun üzerinde odaklanıyor. Eğer derdiniz varsa Türk egemen sınıfına karşı açık tutum almalısınız. Savaşan güçler karşılıklı olarak burada odaklanıyor. Yani ya Türk devletinin yanında yer alacaksınız ya da Kürt halkının. Başka her türlü seçenek son tahlilde Türk devletinin yanında yer almanıza neden olur. Bu gün çıkıp kimse sol adına Kürt hareketini karşısına alıp akıl vermesin. Bir şey yapacaksanız savaşan tarafları masaya oturmaya zorlamalısınız. Bu ancak Kürt hareketini eleştirisiz desteklemekle olur. Çünkü masanın etrafında iki çatışan güç var. Üçüncü bir güç olarak oturamazsınız. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Diyarbakır’a gidip açıklama yapmanız bir anlam taşımaz. Ezen ulusun “solcusu” olarak İstanbul’da bütün gücünüzle barış mitingine destek vermeniz gerekirdi. Oysa yüz kadar üyeniz ile mitinge katılmak yalnızca semboliktir, durumu kurtarma anlayışınızı yansıtır. Kürt hareketine yaklaşımınızın samimiyetsizliğini gösterir.

Türk solu evet, büyük bir güç. Sosyal ve örgütsel gücü var. Ancak Türk solunun önemli bir bölümünün Stalinizmin çeşitli versiyonlarıyla ideolojik angajmanı vardı. 1989 öncesi Rusya ve doğu bloğu ülkelerinde Stalinizm iktidardaydı ve sol değildi. Yalnızca ABD emperyalist bloğuna karşı bir konumlanışı vardı. Marksizm ‘tek ülkede sosyalizm’ lafazanlığıyla çarpıtılarak bu konumlanış meşrulaştırılıyordu. Ancak iktidar dışında sınıf mücadelesinde konumlanan Stalinistler solda telaffuz ediliyordu. Çin devrimi, Castro’nun ulusal kurtuluş mücadelesi, Vietnam savaşı ve benzeri ulusal hareketlerin Stalinizmi benimsemeleri, bu ideolojinin dünya çapında popülerleşmesini sağlıyordu. Bundan dolayı toplumsal hareketler için ideolojik referans noktası olarak öne çıkmıştı. İktidar mücadelesinde muhalifette konumlanan Stalinistler solda telaffuz ediliyordu. Türkiye’de sosyalist hareket o dönemde faşist hareketin fiziksel saldırılarına karşı anti-faşist direnişle şekilleniyordu. Faşistler Sokak hâkimiyetini sağlamak istiyorlardı. Stalinist hareket buna karşı mücadeleci tutumuyla solda pozisyon alıyordu. Bugün faşist hareket solculara ‘80 öncesi gibi saldırmıyorsa solun sokakta var olamamasındandır. Ancak Kürtleri ve Kürt halkının yanında olanları hedef göstererek demokrasi düşmanlığını daha açık yapmaktadır. Stalinistler ve solcularsa milliyetçilik ekseninde konumlanarak solculuklarını kanıtlamak istiyorlar. AKP hükümetini ‘şeriatçı’ olarak değerlendirerek toplumun demokratik özlemleri için hiçbir çaba göstermiyorlar. Böylelikle ‘80 öncesi oluşan muhalif damarlarını her geçen gün biraz daha törpülüyorlar.

Stalinistlerden sol bir muhalefet bekleneceği umudu gün geçtikçe sorgulanır hale gelmiştir. Eksik olan solculuklarıdır. Bu sağa kayış yeni bir Silivri bile doğurabilir. Tarih, Türk soluna bir kez daha fırsat tanıyor. 28 Şubat’ı, darbeleri, Ergenekon’u ıskalayan solun önüne Kürt sorununu koyuyor. Barış sürecinde solun bugüne kadar aldığı tutum Kürt hareketini dışlayan, küçük gören bir anlayıştı. Barış sürecinde sağ sapmadan kurtulmak için Kürt hareketini eleştirmeden, yanında değil arkasında durmak gerekir. Bu Kürt hareketinin peşine takılmak değildir. Bu barışın peşine takılmaktır. 30 bin Kürt gencinin öldüğü bir savaştan söz ediyoruz. Kimse dışarıdan gazel okumasın. Türk solu ve Stalinist sol önümüzdeki dönemde sol muhalefetin içinde konumlanabilecek mi, yoksa sağ kulvarın parlayan yeni yüzü mü olacak? ÖDP’lilerin Roni Margulies’e yönelttikleri saldırı hiç umut verici değildi…


Yanıt

  1. Meseleyi aslen sendikalı sayısından daha çok sendikaların yaptırım gücünu sorgulamak gerekecektir. Toplu-iş görüşmelerinde tek ayağı kırık tabureler üzerinde örgütsüzlüğün ve duyarsızlığın egemen olduğu toplum tabakasında pazarlık güçlerinin olduğunu söylemek bilhassa zor.

    Türk-İş' in sol ve sosyalist tabanındaki azalma sendika çatısı altında liberalist ekonomi taraftarlarının artması ile gerçekleşmiştir. Duyarsız toplumun, duyarsız ve umursamaz sendika hareketi haline gelmiştir.

    1980 ihtilali ile birlikte sola darbe vurulmuş, sol önderler susturulmuş, örgütler ve sendikalar dağıtılmıştı. Tekrar örgütleşmede aynı başarıyı sağlayamayan solun en büyük kaybı ortak düşman varlığının eksikliği olmuştur. 1. ve 2. Milliyetçi Cephe ve Kontr-Gerilla faaliyetleri ile Çorum, Maraş, Malatya ve yine 77' de 1 Mayıs' ta etnik köken, ideoloji ve mezhepsel sebepler ile egemen devlet düzenince kabul edilmeyen farklılık sebepleri ile çeşitli fraksiyonlar arasında işbirliği sağlanmış, ortak örgütlü bir mücadele farklı mecraalara hiyerarşik bir bilinç olmadan kimi zaman kardeşçesine sağlanmıştır. Bu ortak mücadelenin jurnalciler, sivil polis ve kışkırtıcılar eliyle darmadaın bir yığın haline gelmeleri çok uzun sürmedi. Kitleden, yığın durumuna geçen toplumların güçlerini azami hale getirmeleri engellendi.

    28 Şubat döneminde laiklik olgusuna dair var olan tehditleri görmemek aymazlık olacaktır. Sol bir bütün olarak bu tehlikeye karşı duruş sergilemekte yine eksik kaldı. Sincan olaylarından sonra tank ve asker seslerinin Sincan caddelerinde duyulması kimi örgüt ve alt gruplar tarafından eleştirildi. Ancak objektif ve pragmatist olarak oportünist bir siyaseti güden kimi örgütler asker postallarını destekler bir hal almasa bile suskun kaldılar. Bu da maddenin doğasına uygun olarak "düşmaımın düşmanı dostumdur" veya daha radikal olarak Makyavel siyaset izleyerek her yolun mübah sayıldığını hissettirdiler. Eleştiri ve destek bu anlamda objektif süreç veya tarihsel gerçeklikleri varsayarak yapılmalıdır.

    Ortak bir sol kavramın eksikliği yüzünden etnik köken adıyla anılan sosyalist yapı içine sığınmış, sığıntıların varlığını arttırdı. Bu sığıntılar, enternasyolizm çizgisinden çıkıp Sosyal-demokrasi yapar iken hala sosyalizm kavramını kullanadurdular. Sol adına kaybın yaşandığı asıl nokta; bu etnik köken duygusu ile merkezi otoritenin işine geldiği gibi bölünmenin hızla gerçekleşmesi sağlandı. Örgütlü olarak bir Kürd solunun varlığı -PKK hariç- tam olarak ifade edilmese bile. Türk solu naralarının atıldığı bir ortamda Kürd solunun oluşması kaçınılmazdır.

    Sonuç olarak Sosyalizm kavramının, Stalinistlerin savunduğu gibi "tek ülkede sosyalizm" ifadeleri ile açıklamak yetersizdir. Görülüyor ki, egemen kuvvetler tek bir ülkede gerçekleşmiş sosyalizm örgütlenmelerini yerle bir etmesi içten bile değil. Egemen gücün müdahalesi olmadna dahi "Ego" bu işin üstesinden basitçe geliyor. Etnik kavramları ortadan kaldıracak, toplumun tümüne olmasa dahi çoğunluğuna hitap edebilecek örgütlü birliktelik ile kısmen çare bulunacaktır. Ancak uyutulmuş topluluklarda bu çarelerin işlemesi asla kolay algılanmamalıdır. Çünkü unutulmamalı ki bu toplum kendi değer yargılarına oldukça bağlı ve onu vazgeçilmez, hayati değeri olan bir konu olarak görmemektedir. Bu aşamada Pragmatist olarak mı yoksa oportünistlikten mi faydalanılacağı mücadele açısından belirleyici olacaktır.


Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.