Yazar: Mehmet AKAY
Yaklaşık on yıldır bütün dünyada siyaset toplumun en uç hücrelerine kadar iyice taşınmış durumda. Anti-kapitalist hareketin Seattle’de ortaya çıkıp kendini göstermesi ile siyaset, profesyonel kişilerin tahakkümünden sökülüp sokağa fırlamıştır. Olması gereken yere… Bu egemen sınıfları, ayrıcalıklı sendikaları ve benzer bir çok bürokratik aygıtı sarsmıştır. Teşhir edilen pislik neo-liberal sermaye birikim modelinin içine düştüğü döngüsel krizlerle de gün geçtikçe daha açık ortaya saçılmaktadır.
Neo-liberal ittifak olarak da adlandırılan sınıfsal ittifak egemen sınıfların tek vücut davranmalarını kırmış durumdadır. Aynı gelişmeyi entelijensiyada ve yeni orta sınıf üzerinde de gözlemek olası. Tüketim toplumunu fetişleştiren liberaller şimdilerde ulusal çıkarlara öncelik verilmesinin öneminden söz eder oldular. Küresel kapitalizmin girdiği krizden kurtulmak için devletlerin kendi şirketlerini kurtarmak üzere aktardıkları kaynaklara bakıldığında önümüzdeki tablo daha da berraklaşıyor. Bu yalnızca bir kaynak aktarma operasyonuyla sınırlı değildir. Ulusalcı, milliyetçi neo-keynesçi ideolojik argümanları da peşinde sürüklemektedir. Bu yeni konumlanma emperyalist devletler sistemi hiyerarşisinde, ulusların kendi güçlerine bağlı olarak ‘yenidünya düzeni’ içinde konumlarını gözden geçirmelerine neden olmaktadır. Yeni emperyalist ataklar eski alışkanlıklar olarak bilinen pazar iştahıyla yeniden şekillenmektedir.
Yerellerde (ulusal) hâkim sınıflar ittifakının yol ayrımına geldiği en belirgin ülke Türkiye’dir. Bu uzlaşmaz bir çelişki olamadığı gibi bu çelişkiyi derinleştirecek güç işçi ve emekçi güçlerin demokratik özlemleri ile alakalıdır. Sol siyaset emek güçlerinin bu demokratik özlemleri dile getirmesi açısından önemli bir iletken durumundadır. Eğer işçi sınıfı ve demokrasi güçleri bu kırılmayı gerçekleştiremezse sürecin, faşizmin veya totaliter bir milliyetçiliğin iktidarıyla sonuçlanma riski hala canlı durmaktadır.
Kürt halkı bu süreçte konumu ve mücadelesiyle egemen sınıfların yol ayrımını kızıştırarak ayrışmayı ileriye taşıyan bir dinamik olarak konumlanmaktadır. Sürecin demokratik kazanımlarla sonuçlanmasını sağlayacak ana gövde olarak kendini sürekli canlı tutmaktadır. Buna egemen blok içinde tartışan tarafların Avrupa Birliği süreci üzerine yürütülen tartışmaları, Ermenistan ve Kıbrıs sorununda alınan tutumları ve demokratikleşme hamlelerini de eklemek gerekir.
Küresel sermayaye eklemlenen ulusal düzeydeki egemen sınıfların kendi aralarındaki uyumsuzluğu; liberalizm-ulusalcılık, liberalizm-neo keynescilik olarak belirginleşmekte. Sol bu ikilemden etkilenip ulusalcı, neo-keynesci bir siyaseti kendine düstur edinmek aşamasında.. Solun sesleneceği, örgütleneceği kesim olarak gördüğü yer yeni orta sınıftır. Sol açısından ‘yeni orta sınıf’ (YOS) neo-liberal sermaye birikimi karşısında kaybettiği ayrıcalığı nedeniyle toplumsal muhalefetin enerjisinin biriktiği yer olarak görülmesine neden olmuştu. Bu alan üzerinde geliştirilecek sınıf siyaseti bütün dünyada solun tartıştığı bir konudur. Türkiye’de ‘yeni orta sınıf’ın sanayinin ve hizmet sektörünün merkezi konumundaki büyük kentlerde yığılmış olduğu görülmektedir. Bu sınıfın siyasal tercihlerinin ulusalcı, milliyetçi refleksler olduğu tezinin gerçeklikle alakalısı yoktur. Ancak bu YOS’ın kaymak tabakası olarak beliren şirket müdürleri, yöneticiler yani sermayenin yönetici kesimi ile bu yönetici sınıfa kadro deposu olarak görülen profesyonel ücretlilerin bakış açısından bakıldığında milliyetçi, ulusalcı refleksleri görmek olası. Oysa yeni orta sınıfın içindeki uzlaşmaz sınıfsal konumlanışı hesaba katmak solun ve yeni solun siyasal açılımın temel dayanağını oluşturur.
Ulusalcı ve milliyetçi sol yakın döneme kadar ‘kızılelma’ ittifakını bu sınıfsal uzlaşmazlığı görmezliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkartmıştı. Darbe ve darbe tehditleri, Ergenekon davasında aldıkları tutum bu solun demokratik refleksini iyice törpüleyerek sol alandan giderek uzaklaştırdı. Sözde sosyal demokrat ve sosyalist solun genelinde geliştirilen milliyetçi refleks, iktidar partisi ‘şeriat getirecek’ gibi endişelere yaslanan argümanlar toplumun bir kesimindeki milliyetçiliği daha da belirginleştirdi. Bu sözde sol, egemen sınıfların aralarındaki çatışmayı hesaba katmasına karşın milliyetçi damardan söz almayı bir ilke haline getirerek kendini sınıf uzlaşmacı tutumla sınırlandırdı.
YOS’ın menenjer ve profesyonellerin dışındaki daha çok hizmet, bilişim sektörü ve sermayenin kontrolü pozisyonunda çalışan beyaz yakalı işçiler ve mavi yakalı işçilerin sınıf çıkarlarının siyasi alanda formülleştirilme çabaları sol siyasetin çıkış alanı olarak belirginleşmiştir. Sol açısından YOS’ın kaymak tabakası (bu kesimin çıkarı egemen sınıfın yanındadır) dışındaki kesiminin örgütlenme alanı olarak görülmesi önemlidir, ancak bu müdahalenin hangi siyasetle yapılacağı konusu sorunun can alıcı noktasıdır.
Türkiye’de Kemalist ve milliyetçi refleks YOS’ın üst tabakası tarafından dışa vurulmaktadır. Sol ve sosyalistler her ne kadar bu kaymak tabakanın dışındaki işçlileri ilgi alanına yerleştirse de hakim ideolojileri eleştirisiz alması YOS’ın sınıfa karşı sınıf uzlaşmacı siyasetini öne sürmesine neden oluyor. Bu siyasetin sola hiçbir şey kazandırmadığını YOS’ın örgütlü olduğu emek örgütlerinin en militan kesimi olan KESK’e bakıldığında karşımıza çıkar. Yaklaşık 20 yıllık sınıf muhalefeti bu sendikalı işçiler tarafından sürdürülmektedir. Savaş karşıtı kampanyalarda ve anti- kapitalist hareketin yerel düzeyde güçlendirilmesine verdiği katkı YOS’ın içinde uzlaşmaz sınıf çıkarlarının var olduğunu ideolojik olarak ortaya koyar.

Anti-kapitalist hareketin YOS’ın uzlaşmaz sınıf çelişkisini daha da belirginleştirdiği söylenebilir. Hareketin motor gücü; örgütlenme, propaganda, lojistik gibi sacayaklarını oluşturan grupların sınıfsal aidiyetlerine bakıldığında önemli bir kesiminin YOS’ın kaymak tabakasının dışındaki ana gövdenin işçi sınıfıyla çıkarlarının ortak olduğu görülür. Bazen bu gurupların düzenlediği sokak gösterilerine mavi yakalı sendikalı işçilerin de destek sunmalarını bu anlamda değerlendirmek gerekir.
Sol ve sosyalistler bugün artık yeni soldan söz etmekle yetinmiyorlar birlikte örgütledikleri kampanyalarla solu bir alternatif olarak aşağıdan şekillendirmeye çalışıyorlar. Anti–kapitalist hareketin basıncını sol ve sosyalist sol gün geçtikçe daha çok üzerinde hissediyor. Yeni sol arayışların ve hamlelerin oluşu, birlikte örgütlenen anti-kapitalist kampanyalar bunların işareti. Yeni Parti tam da bu ihtiyaca yanıt veriyor. Anti-kapitalist hareketin ihtiyaçlarına yerellerde yanıt aranırken diğer yandan da her yerelin (ulusal) temel demokratik sorunlarının çözümünde alternatif olmak. Yeni Sol Parti bu iki dinamiğin üzerinde inşa edilecektir. Böylelikle yıllardır zorlandığımız işçi ve emekçi kesimin sosyalist ve enternasyonal bilincinin geliştirilmesinde önemli bir yol almış olacağız. Artık işçi ziyaretlerinde, grevlerde veya herhangi bir toplantıda anti-kapitalist hareketle kendi sorunlarını ilişkilendirerek anlatacağız. İşçiler, sınıf olmanın bilincini geliştirirken bir yandan da anti-kapitalist hareketi göğüsleyenlerin kendi yoldaşları olduklarını öğrenecekler.
Son söz olarak sanırım şunu söyleyebiliriz; sınıf mücadelesi işyerinden gerçekleşen emek –sermaye mücadelesiyle sınırlı değildir. Bu mücadelenin siyasal, demokratik kazanımlar ayağının olduğu unutulmamalıdır. Bu gün sınıf mücadelesi savaş mı barış mı, darbe mi demokrasi mi, 12 Eylül anayasası mı demokratik bir anayasa mı ikilemleri üzerinden yürüyor. Bu ikilemin bir tarafı sınıf uzlaşmacı yani gerici, diğer taraf sınıf uzlaşmasına karşı yani devrimci…

Son Yorumlar